200 Temel İngilizce Cümle Kalıbı
- GAMEL HOCA

- Aug 7
- 44 min read
Updated: 6 days ago
Bu liste, günlük İngilizce konuşmada en sık kullanılan 200 cümle kalıbını içerir. En yaygın ve en kullanışlı kalıplardan başlayarak, daha az sık kullanılan (daha resmi/yazılı dile özgü) kalıplara doğru sıralanmıştır. Her kalıp için Türkçe anlamı, kısa bir açıklama ve üç örnek cümle verilmiştir.
1. How about…? — ...e ne dersin?
Öneri sunmak için kullanılır.
Örnek:
How about going to the cinema tonight? — Bu akşam sinemaya gitmeye ne dersin?
How about we meet at the coffee shop? — Kahve dükkanında buluşmaya ne dersin?
How about trying the new restaurant downtown? — Şehir merkezindeki yeni restoranı denemeye ne dersin?
2. Are you sure…? — Emin misin...?
Karşındakinin bir konuda kesin olup olmadığını sormak için kullanılır.
Örnek:
Are you sure you locked the door? — Kapıyı kilitlediğinden emin misin?
Are you sure this is the right address? — Bunun doğru adres olduğuna emin misin?
Are you sure you want to cancel the order? — Siparişi iptal etmek istediğinden emin misin?
3. Do you mind…? — ...sakıncası var mı?
Kibarca izin istemek için kullanılır.
Örnek:
Do you mind if I open the window? — Pencereyi açmamın sakıncası var mı?
Do you mind waiting a few minutes? — Birkaç dakika beklemenin sakıncası var mı?
Do you mind if I ask you something personal? — Sana kişisel bir şey sormamın sakıncası var mı?
4. Would you mind if I…? — ...sam sakıncası olur mu?
Kibarca izin istemek için kullanılır.
Örnek:
Would you mind if I turned on the AC? — Klimayı açsam sakıncası olur mu?
Would you mind if I borrowed your pen? — Kalemini ödünç alsam sakıncası olur mu?
Would you mind if I left a bit early? — Biraz erken çıksam sakıncası olur mu?
5. Have you ever…? — Hiç ...dın mı?
Geçmiş deneyim sormak için kullanılır.
Örnek:
Have you ever been to Japan? — Hiç Japonya'ya gittin mi?
Have you ever tried sushi? — Hiç suşi denedin mi?
Have you ever climbed a mountain? — Hiç dağa tırmandın mı?
6. I'm looking forward to… — ...i sabırsızlıkla bekliyorum.
Bir şeyi dört gözle beklediğini belirtir.
Örnek:
I'm looking forward to the weekend. — Hafta sonunu sabırsızlıkla bekliyorum.
I'm looking forward to our trip next month. — Gelecek ayki gezimizi sabırsızlıkla bekliyorum.
I'm looking forward to hearing from you. — Senden haber almayı sabırsızlıkla bekliyorum.
7. Thank you for… — ...için teşekkür ederim.
Minnettarlık ifade eder.
Örnek:
Thank you for your support. — Desteğin için teşekkür ederim.
Thank you for coming to my party. — Partime geldiğin için teşekkür ederim.
Thank you for being so patient with me. — Bana karşı bu kadar sabırlı olduğun için teşekkür ederim.
8. I'd like you to… — Senin ...manı isterim.
Rica veya talimat vermek için kullanılır.
Örnek:
I'd like you to meet my colleague. — İş arkadaşımla tanışmanı isterim.
I'd like you to review this document. — Bu belgeyi gözden geçirmeni isterim.
I'd like you to be more careful next time. — Bir dahaki sefere daha dikkatli olmanı isterim.
9. Do you have… available? — ...mevcut mu?
Uygunluk sormak için kullanılır.
Örnek:
Do you have any tables available for tonight? — Bu gece için müsait masanız var mı?
Do you have any rooms available for the weekend? — Hafta sonu için müsait odanız var mı?
Do you have this jacket available in blue? — Bu ceketin mavi rengi mevcut mu?
10. Could you possibly…? — Acaba ...ebilir misin?
Ekstra kibar bir rica biçimidir.
Örnek:
Could you possibly send me the file again? — Acaba dosyayı bana tekrar gönderebilir misin?
Could you possibly lend me some money? — Acaba bana biraz para ödünç verebilir misin?
Could you possibly explain that again? — Acaba bunu tekrar açıklayabilir misin?
11. I was wondering if you could… — Acaba ...ebilir misin diye düşünüyordum.
Nazik bir rica biçimidir.
Örnek:
I was wondering if you could help me move. — Acaba taşınmama yardım edebilir misin diye düşünüyordum.
I was wondering if you could pick me up from the airport. — Acaba beni havaalanından alabilir misin diye düşünüyordum.
I was wondering if you could translate this for me. — Acaba bunu benim için çevirebilir misin diye düşünüyordum.
12. Is it okay if…? — ...sam sorun olur mu?
İzin istemek için kullanılır.
Örnek:
Is it okay if I leave early today? — Bugün erken çıksam sorun olur mu?
Is it okay if I bring a friend? — Bir arkadaşımı getirsem sorun olur mu?
Is it okay if we reschedule the call? — Görüşmeyi ertelesek sorun olur mu?
13. May I…? — ...ebilir miyim?
Resmi izin istemek için kullanılır.
Örnek:
May I ask you a question? — Sana bir soru sorabilir miyim?
May I use your phone for a moment? — Telefonunu bir dakikalığına kullanabilir miyim?
May I come in? — İçeri girebilir miyim?
14. Do you think I could…? — Sence ...ebilir miyim?
Dolaylı bir rica biçimidir.
Örnek:
Do you think I could borrow your car? — Sence arabanı ödünç alabilir miyim?
Do you think I could get a discount? — Sence indirim alabilir miyim?
Do you think I could switch seats with you? — Sence seninle yer değiştirebilir miyim?
15. I'd appreciate it if you could… — ...ebilirsen minnettar olurum.
Resmi bir rica biçimidir.
Örnek:
I'd appreciate it if you could confirm by Friday. — Cuma gününe kadar onaylayabilirsen minnettar olurum.
I'd appreciate it if you could keep this between us. — Bunu aramızda tutabilirsen minnettar olurum.
I'd appreciate it if you could reply soon. — Yakında cevap verebilirsen minnettar olurum.
16. What's your favorite…? — En sevdiğin ...
nedir? Tercih sormak için kullanılır.
Örnek:
What's your favorite type of music? — En sevdiğin müzik türü nedir?
What's your favorite season of the year? — En sevdiğin mevsim hangisi?
What's your favorite way to relax? — En sevdiğin rahatlama yöntemi nedir?
17. Where can I…? — Nerede ...ebilirim?
Bir yeri sormak için kullanılır.
Örnek:
Where can I find a pharmacy nearby? — Yakınlarda bir eczane nerede bulabilirim?
Where can I charge my phone? — Telefonumu nerede şarj edebilirim?
Where can I catch the bus to the airport? — Havaalanına giden otobüse nereden binebilirim?
18. What do you say…? — Ne dersin...?
Öneri veya fikir sormak için kullanılır.
Örnek:
What do you say we grab lunch? — Öğle yemeği yemeye ne dersin?
What do you say we start tomorrow? — Yarın başlamaya ne dersin?
What do you say to a quick coffee? — Hızlı bir kahveye ne dersin?
19. Thanks to… — ...sayesinde.
Bir şeyin nedenini olumlu olarak belirtir.
Örnek:
Thanks to your advice, I got the job. — Senin tavsiyen sayesinde işe girdim.
Thanks to the new software, work is much faster. — Yeni yazılım sayesinde iş çok daha hızlı.
Thanks to her, I passed the exam. — Onun sayesinde sınavı geçtim.
20. I cannot wait to… — ...mek için sabırsızlanıyorum.
Heyecan ifade etmek için kullanılır.
Örnek:
I cannot wait to see you. — Seni görmek için sabırsızlanıyorum.
I cannot wait to start my new job. — Yeni işime başlamak için sabırsızlanıyorum.
I cannot wait to try that new restaurant. — O yeni restoranı denemek için sabırsızlanıyorum.
21. I'm thinking about… — ...i düşünüyorum.
Bir plan veya niyeti belirtir.
Örnek:
I'm thinking about changing jobs. — İş değiştirmeyi düşünüyorum.
I'm thinking about moving to a new city. — Yeni bir şehre taşınmayı düşünüyorum.
I'm thinking about learning a new language. — Yeni bir dil öğrenmeyi düşünüyorum.
22. I have got to… — ...meliyim (zorunluluk).
Bir şeyi yapmak zorunda olduğunu belirtir.
Örnek:
I have got to finish this today. — Bunu bugün bitirmem lazım.
I have got to finish this project by Friday. — Bu projeyi cumaya kadar bitirmem lazım.
I have got to call my mother back. — Annemi geri aramam lazım.
23. By the way… — Bu arada...
Konuyu değiştirirken veya ek bilgi eklerken kullanılır.
Örnek:
By the way, did you finish the report? — Bu arada, raporu bitirdin mi?
By the way, I saw your brother yesterday. — Bu arada, dün kardeşini gördüm.
By the way, the meeting time has changed. — Bu arada, toplantı saati değişti.
24. As soon as… — ...er ...mez.
Bir olayın hemen ardından gelen durumu belirtir.
Örnek:
Call me as soon as you arrive. — Vardığın anda beni ara.
As soon as I finish work, I'll text you. — İşimi bitirir bitirmez sana mesaj atarım.
As soon as the rain stops, we'll head out. — Yağmur durur durmaz yola çıkacağız.
25. By the time… — ...diğinde / ...ana kadar.
Bir olayın gerçekleştiği zamana kadar başka bir şeyin olduğunu belirtir.
Örnek:
By the time we got there, the show had started. — Biz oraya vardığımızda gösteri başlamıştı.
By the time you read this, I'll be gone. — Sen bunu okuduğunda ben gitmiş olacağım.
By the time we finished, it was already dark. — İşimizi bitirdiğimizde hava zaten kararmıştı.
26. That's why… — İşte bu yüzden...
Bir sonucu açıklamak için kullanılır.
Örnek:
I was tired, that's why I left early. — Yorgundum, işte bu yüzden erken ayrıldım.
It was raining hard, that's why the flight was delayed. — Şiddetli yağmur vardı, işte bu yüzden uçuş gecikti.
She studies every day, that's why she gets good grades. — Her gün ders çalışıyor, işte bu yüzden iyi notlar alıyor.
27. I wish I had… — Keşke ...saydım.
Geçmişe dönük bir pişmanlık ifade eder.
Örnek:
I wish I had listened to your advice. — Keşke tavsiyeni dinleseydim.
I wish I had more free time. — Keşke daha fazla boş vaktim olsaydı.
I wish I had known about this earlier. — Keşke bunu daha önce bilseydim.
28. I should have… — ...meliydim.
Geçmişte yapılmayan bir şeye pişmanlık belirtir.
Örnek:
I should have called you earlier. — Seni daha erken aramalıydım.
I should have brought an umbrella. — Şemsiye getirmeliydim.
I should have asked for help sooner. — Daha önce yardım istemeliydim.
29. I shouldn't have… — ...memeliydim.
Geçmişte yapılan bir hataya pişmanlık belirtir.
Örnek:
I shouldn't have said that. — Bunu söylememeliydim.
I shouldn't have eaten so much. — Bu kadar çok yememeliydim.
I shouldn't have trusted him so easily. — Ona bu kadar kolay güvenmemeliydim.
30. I'm sorry to bother you, but… — Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama...
Kibarca bir konuya girmek için kullanılır.
Örnek:
I'm sorry to bother you, but I need some help. — Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama yardıma ihtiyacım var.
I'm sorry to bother you, but could you repeat that? — Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama bunu tekrar edebilir misin?
I'm sorry to bother you, but I need your signature. — Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama imzana ihtiyacım var.
31. I didn't mean to… — ...mek gibi bir niyetim yoktu.
Yanlış anlaşılmayı düzeltmek için kullanılır.
Örnek:
I didn't mean to upset you. — Seni üzmek gibi bir niyetim yoktu.
I didn't mean to interrupt you. — Sözünü kesmek gibi bir niyetim yoktu.
I didn't mean to hurt your feelings. — Duygularını incitmek gibi bir niyetim yoktu.
32. What's the matter with…? — ...e ne oldu?
/ Sorun ne? Endişe/merak belirtmek için kullanılır.
Örnek:
What's the matter with you today? — Bugün sana ne oldu?
What's the matter with the printer? — Yazıcıya ne oldu?
What's the matter with your leg? — Bacağına ne oldu?
33. What would you do if…? — ...ırsa ne yapardın?
Varsayımsal soru sormak için kullanılır.
Örnek:
What would you do if you won the lottery? — Piyangoyu kazansan ne yapardın?
What would you do if you lost your job? — İşini kaybetsen ne yapardın?
What would you do if you had more free time? — Daha fazla boş vaktin olsa ne yapardın?
34. I couldn't agree more. — Kesinlikle katılıyorum.
Güçlü bir onay ifade eder.
Örnek:
I couldn't agree more with your plan. — Planına kesinlikle katılıyorum.
This restaurant is amazing — I couldn't agree more. — Bu restoran harika — kesinlikle katılıyorum.
I couldn't agree more with your decision. — Kararına kesinlikle katılıyorum.
35. I see your point, but… — Ne demek istediğini anlıyorum, ama...
Kısmi katılım ifade eder.
Örnek:
I see your point, but I still disagree. — Ne demek istediğini anlıyorum, ama yine de katılmıyorum.
I see your point, but we should check the numbers first. — Ne demek istediğini anlıyorum, ama önce sayıları kontrol etmeliyiz.
I see your point, but I'd handle it differently. — Ne demek istediğini anlıyorum, ama bunu farklı ele alırdım.
36. You have a point there. — Bu konuda haklısın.
Kısmi kabul ifade eder.
Örnek:
You have a point there, I hadn't thought of that. — Bu konuda haklısın, bunu düşünmemiştim.
You have a point there, maybe we should wait. — Bu konuda haklısın, belki beklemeliyiz.
You have a point there, I didn't consider that. — Bu konuda haklısın, onu düşünmemiştim.
37. Why don't you…? — Neden ...mıyorsun?
Öneri sunmak için kullanılır.
Örnek:
Why don't you take a break? — Neden ara vermiyorsun?
Why don't you join us for dinner? — Neden bize akşam yemeğinde katılmıyorsun?
Why don't you ask him directly? — Neden ona doğrudan sormuyorsun?
38. Why not…? — Neden ...meyelim?
Öneri sunmak için kullanılır.
Örnek:
Why not try something new? — Neden yeni bir şey denemeyelim?
Why not give it a try? — Neden bir denemeyelim?
Why not start today instead of tomorrow? — Neden yarın yerine bugün başlamayalım?
39. You might want to… — ...mek isteyebilirsin.
Yumuşak bir öneri biçimidir.
Örnek:
You might want to double-check that email. — O e-postayı tekrar kontrol etmek isteyebilirsin.
You might want to bring a jacket, it's cold outside. — Bir ceket getirmek isteyebilirsin, dışarısı soğuk.
You might want to save your work before closing. — Kapatmadan önce çalışmanı kaydetmek isteyebilirsin.
40. I'd recommend… — ...i tavsiye ederim.
Doğrudan bir öneri biçimidir.
Örnek:
I'd recommend trying the local restaurant. — Yerel restoranı denemeni tavsiye ederim.
I'd recommend booking your tickets early. — Biletlerini erkenden almanı tavsiye ederim.
I'd recommend reading the instructions first. — Önce talimatları okumanı tavsiye ederim.
41. If you ask me,… — Bana sorarsan,...
Kişisel görüş belirtmek için kullanılır.
Örnek:
If you ask me, we should wait. — Bana sorarsan, beklemeliyiz.
If you ask me, the blue one looks better. — Bana sorarsan, mavi olan daha iyi görünüyor.
If you ask me, it's not worth the price. — Bana sorarsan, o fiyata değmez.
42. It's worth… — ...meye değer.
Bir şeyin faydalı olduğunu belirtir.
Örnek:
It's worth checking the reviews first. — Önce yorumları kontrol etmeye değer.
It's worth visiting the old town at night. — Eski şehri gece ziyaret etmeye değer.
It's worth asking for a second opinion. — İkinci bir görüş almaya değer.
43. Compared to… — ...ile karşılaştırıldığında.
İki şeyi kıyaslamak için kullanılır.
Örnek:
Compared to last year, sales have increased. — Geçen yılla karşılaştırıldığında satışlar arttı.
Compared to my old phone, this one is much faster. — Eski telefonumla karşılaştırıldığında, bu çok daha hızlı.
Compared to other cities, rent here is cheap. — Diğer şehirlerle karşılaştırıldığında, buradaki kira ucuz.
44. As far as… — ...kadarıyla.
Bilgi veya görüşün sınırını belirtmek için kullanılır.
Örnek:
As far as I know, the meeting is at 3 PM. — Bildiğim kadarıyla toplantı saat 3'te.
As far as I remember, the shop closes at nine. — Hatırladığım kadarıyla, dükkan dokuzda kapanıyor.
As far as prices go, this store is the cheapest. — Fiyatlar açısından, bu mağaza en ucuzu.
45. As far as… is concerned,… — ...söz konusu olduğunda,...
Belirli bir konuya odaklanmak için kullanılır.
Örnek:
As far as the budget is concerned, we need to cut costs. — Bütçe söz konusu olduğunda, maliyetleri kısmamız gerekiyor.
As far as the schedule is concerned, nothing has changed. — Program söz konusu olduğunda, hiçbir şey değişmedi.
As far as safety is concerned, we take it seriously. — Güvenlik söz konusu olduğunda, bunu ciddiye alıyoruz.
46. Be careful with… — ...konusunda dikkatli ol.
Uyarı yapmak için kullanılır.
Örnek:
Be careful with that glass, it's fragile. — O bardağa dikkat et, kırılgan.
Be careful with your words around him. — Onun yanında kelimelerine dikkat et.
Be careful with the wet floor. — Islak zemine dikkat et.
47. No matter what… — Ne olursa olsun...
Koşulsuz bir durumu belirtir.
Örnek:
No matter what happens, I'll support you. — Ne olursa olsun, seni destekleyeceğim.
No matter what happens, we'll figure it out. — Ne olursa olsun, bir çözüm bulacağız.
No matter what you say, I won't change my mind. — Ne söylersen söyle, fikrimi değiştirmeyeceğim.
48. No wonder… — Şaşmamalı ki.../hiç şaşırtıcı değil.
Bir sonucun mantıklı olduğunu belirtir.
Örnek:
No wonder he's tired, he worked all night. — Şaşmamalı yorgun, bütün gece çalıştı.
No wonder she's upset, nobody told her. — Şaşmamalı üzgün, kimse ona söylemedi.
No wonder the room is cold, the window is open. — Şaşmamalı oda soğuk, pencere açık.
49. I have no idea… — Hiç fikrim yok...
Bilgisizlik ifade etmek için kullanılır.
Örnek:
I have no idea where he went. — Nereye gittiği konusunda hiç fikrim yok.
I have no idea what he's talking about. — Neden bahsettiği hakkında hiç fikrim yok.
I have no idea how to fix this. — Bunu nasıl düzelteceğim konusunda hiç fikrim yok.
50. I bet… — Bahse girerim ki...
Güçlü bir tahmin belirtmek için kullanılır.
Örnek:
I bet it will rain tomorrow. — Bahse girerim yarın yağmur yağacak.
I bet she'll be late again. — Bahse girerim yine geç kalacak.
I bet you can't guess the answer. — Bahse girerim cevabı tahmin edemezsin.
51. I can't help… — Elimde değil, ...tan kendimi alamıyorum.
Kontrol edilemeyen bir duyguyu belirtir.
Örnek:
I can't help laughing at his jokes. — Onun şakalarına gülmekten kendimi alamıyorum.
I can't help feeling a bit nervous. — Biraz gergin hissetmekten kendimi alamıyorum.
I can't help thinking about the trip. — Gezi hakkında düşünmekten kendimi alamıyorum.
52. It's up to… — Karar ...e ait.
Sorumluluk veya kararın kime ait olduğunu belirtir.
Örnek:
It's up to you to decide. — Karar vermek sana kalmış.
It's up to the manager to decide. — Karar vermek müdüre kalmış.
It's up to you whether we go or stay. — Gidip gitmeyeceğimize karar vermek sana kalmış.
53. It's your turn… — Sıra sende...
Sıralamayı belirtmek için kullanılır.
Örnek:
It's your turn to choose the movie. — Filmi seçme sırası sende.
It's your turn to wash the dishes. — Bulaşıkları yıkama sırası sende.
It's your turn to speak now. — Şimdi konuşma sırası sende.
54. Speaking of… — ...den bahsetmişken.
Konuyla ilgili bir şeyi hatırlatmak için kullanılır.
Örnek:
Speaking of vacations, have you booked yours yet? — Tatillerden bahsetmişken, senin tatilini ayırttın mı?
Speaking of movies, have you seen the new one? — Filmlerden bahsetmişken, yenisini gördün mü?
Speaking of food, are you hungry? — Yemekten bahsetmişken, aç mısın?
55. What can I do for…? — Senin için ne yapabilirim?
Yardım teklif etmek için kullanılır.
Örnek:
What can I do for you today? — Bugün senin için ne yapabilirim?
What can I do for the team this week? — Bu hafta takım için ne yapabilirim?
What can I do for you, sir? — Sizin için ne yapabilirim, efendim?
56. Would you care for…? — ...ister misiniz?
Kibarca ikram/teklif sunmak için kullanılır.
Örnek:
Would you care for some tea? — Biraz çay ister misiniz?
Would you care for some dessert? — Biraz tatlı ister misiniz?
Would you care for a walk after dinner? — Yemekten sonra bir yürüyüş ister misiniz?
57. Help yourself to… — ...den kendin al/buyur.
Misafire ikram ederken kullanılır.
Örnek:
Help yourself to some cake. — Buyur, pastadan al.
Help yourself to whatever you like in the fridge. — Buzdolabında ne istersen kendin al.
Help yourself to more coffee if you want. — İstersen kendine biraz daha kahve al.
58. What if…? — Ya ...ırsa?
Varsayımsal bir durum sormak için kullanılır.
Örnek:
What if it rains tomorrow? — Ya yarın yağmur yağarsa?
What if we're wrong about this? — Ya bu konuda yanılıyorsak?
What if nobody shows up? — Ya kimse gelmezse?
59. Do you agree…? — ...konusunda hemfikir misin?
Fikir sormak için kullanılır.
Örnek:
Do you agree that we should postpone the trip? — Geziyi ertelemem gerektiği konusunda hemfikir misin?
Do you agree that the plan needs changes? — Planın değişmesi gerektiği konusunda hemfikir misin?
Do you agree with the new policy? — Yeni politikaya katılıyor musun?
60. Do you feel like…? — ...canın ister mi?
İstek/eğilim sormak için kullanılır.
Örnek:
Do you feel like going for a walk? — Yürüyüşe çıkmak canın ister mi?
Do you feel like watching a movie tonight? — Bu gece film izlemek canın ister mi?
Do you feel like eating something sweet? — Tatlı bir şey yemek canın ister mi?
61. How long does it take…? — Ne kadar sürer...?
Süre sormak için kullanılır.
Örnek:
How long does it take to get there? — Oraya varmak ne kadar sürer?
How long does it take to learn a new language? — Yeni bir dil öğrenmek ne kadar sürer?
How long does it take to bake this cake? — Bu pastayı pişirmek ne kadar sürer?
62. How often…? — Ne sıklıkla...?
Sıklık sormak için kullanılır.
Örnek:
How often do you exercise? — Ne sıklıkla spor yapıyorsun?
How often do you visit your parents? — Ailelerini ne sıklıkla ziyaret ediyorsun?
How often does the train come? — Tren ne sıklıkla geliyor?
63. Not… until… — ...e kadar ...ma(z).
Bir olayın belirli bir zamana kadar gerçekleşmediğini belirtir.
Örnek:
I won't leave until you arrive. — Sen gelene kadar ayrılmayacağım.
I won't start until you give me the signal. — Sen bana işaret verene kadar başlamayacağım.
She didn't call until midnight. — Gece yarısına kadar aramadı.
64. I'm not really happy with… — ...den pek memnun değilim.
Memnuniyetsizliği nazikçe ifade eder.
Örnek:
I'm not really happy with the service. — Hizmetten pek memnun değilim.
I'm not really happy with how the meeting went. — Toplantının nasıl geçtiğinden pek memnun değilim.
I'm not really happy with my haircut. — Saç kesimimden pek memnun değilim.
65. I'm calling to… — ...mek için arıyorum.
Telefonda amacı belirtmek için kullanılır.
Örnek:
I'm calling to confirm our appointment. — Randevumuzu onaylamak için arıyorum.
I'm calling to check on your order. — Siparişini kontrol etmek için arıyorum.
I'm calling to reschedule our appointment. — Randevumuzu ertelemek için arıyorum.
66. What do you mean by…? — ...ile ne demek istiyorsun?
Açıklama istemek için kullanılır.
Örnek:
What do you mean by that comment? — O yorumla ne demek istiyorsun?
What do you mean by 'soon'? — 'Yakında' ile ne demek istiyorsun?
What do you mean by that look? — O bakışla ne demek istiyorsun?
67. I'd be grateful… — Minnettar olurum...
Kibarca bir şey rica etmek için kullanılır.
Örnek:
I'd be grateful if you could help me. — Bana yardım edebilirsen minnettar olurum.
I'd be grateful if you could send it today. — Bugün gönderebilirsen minnettar olurum.
I'd be grateful for any advice you can give. — Verebileceğin herhangi bir tavsiye için minnettar olurum.
68. What's the use of…? — ...in ne faydası var?
Bir şeyin gereksizliğini vurgulamak için kullanılır.
Örnek:
What's the use of worrying about it now? — Şimdi bunun için endişelenmenin ne faydası var?
What's the use of complaining now? — Şimdi şikayet etmenin ne faydası var?
What's the use of buying it if we won't use it? — Kullanmayacaksak onu almanın ne faydası var?
69. Whether or not… — ...olsun ya da olmasın.
Koşulsuz bir durumu belirtir.
Örnek:
I'll go whether or not it rains. — Yağmur yağsın ya da yağmasın, gideceğim.
Whether or not you agree, we're moving forward. — Katılsan da katılmasan da, devam ediyoruz.
I'll finish it whether or not I get help. — Yardım alsam da almasam da onu bitireceğim.
70. Unless… — ...medikçe / ...mezse.
Olumsuz bir koşulu belirtir.
Örnek:
We won't leave unless it stops raining. — Yağmur durmadıkça gitmeyeceğiz.
Unless you tell me, I won't know. — Sen söylemedikçe bilemem.
We can't proceed unless everyone agrees. — Herkes aynı fikirde olmadıkça devam edemeyiz.
71. Even if… — ...olsa bile.
Beklenmedik bir durumda bile geçerliliği belirtir.
Örnek:
Even if it's hard, I won't give up. — Zor olsa bile pes etmeyeceğim.
Even if it's expensive, I'll buy it. — Pahalı olsa bile onu alacağım.
Even if you apologize, it won't fix things. — Özür dilesen bile bu durumu düzeltmez.
72. In case… — ...ihtimaline karşı.
Önlem almak için kullanılır.
Örnek:
Take an umbrella in case it rains. — Yağmur yağma ihtimaline karşı şemsiye al.
Keep some cash in case the card doesn't work. — Kart çalışmama ihtimaline karşı biraz nakit tut.
Bring your ID in case they ask. — İsteme ihtimaline karşı kimliğini getir.
73. As long as… — ...dığı sürece.
Bir koşulun geçerliliğini belirtir.
Örnek:
You can stay as long as you like. — İstediğin kadar kalabilirsin.
As long as you're happy, that's all that matters. — Sen mutlu olduğun sürece, önemli olan bu.
You can borrow it as long as you return it. — Geri verdiğin sürece onu ödünç alabilirsin.
74. If only… — Keşke...
Bir dilek/pişmanlık ifade eder.
Örnek:
If only I had studied harder. — Keşke daha çok çalışsaydım.
If only I had more time to prepare. — Keşke hazırlanmak için daha fazla zamanım olsaydı.
If only he had listened to us. — Keşke bizi dinleseydi.
75. If I were you, I'd… — Senin yerinde olsam, ...dım.
Tavsiye vermek için kullanılır.
Örnek:
If I were you, I'd apologize first. — Senin yerinde olsam, önce özür dilerdim.
If I were you, I'd take the job offer. — Senin yerinde olsam, iş teklifini kabul ederdim.
If I were you, I'd talk to her directly. — Senin yerinde olsam, onunla doğrudan konuşurdum.
76. Suppose… — Diyelim ki...
Varsayımsal bir senaryo sunmak için kullanılır.
Örnek:
Suppose you won a million dollars, what would you do? — Diyelim ki bir milyon dolar kazandın, ne yapardın?
Suppose we lost the contract, what then? — Diyelim ki sözleşmeyi kaybettik, o zaman ne olacak?
Suppose he says no, what's our plan B? — Diyelim ki hayır dedi, B planımız ne?
77. What if I told you…? — Sana ...diğimi söylesem ne olurdu?
Şaşırtıcı bir bilgiyi giriş yapmak için kullanılır.
Örnek:
What if I told you he already knows? — Sana zaten bildiğini söylesem ne olurdu?
What if I told you the trip is cancelled? — Sana gezinin iptal edildiğini söylesem ne olurdu?
What if I told you we're moving to a new office? — Sana yeni bir ofise taşındığımızı söylesem ne olurdu?
78. Would it be possible to…? — ...mek mümkün olur mu?
Kibarca rica etmek için kullanılır.
Örnek:
Would it be possible to reschedule our meeting? — Toplantımızı ertelemek mümkün olur mu?
Would it be possible to get a refund? — Para iadesi almak mümkün olur mu?
Would it be possible to change my seat? — Koltuğumu değiştirmek mümkün olur mu?
79. Would you be able to…? — ...ebilir misin?
(yapabilirlik) Bir şeyin mümkün olup olmadığını sormak için kullanılır.
Örnek:
Would you be able to attend the meeting tomorrow? — Yarınki toplantıya katılabilir misin?
Would you be able to finish this by tomorrow? — Bunu yarına kadar bitirebilir misin?
Would you be able to cover my shift? — Vardiyamı devralabilir misin?
80. Mind if I…? — ...sam sakınca var mı?
Gündelik/samimi bir izin isteme biçimidir. Örnek:
Mind if I join you? — Size katılsam sakınca var mı?
Mind if I ask a quick question? — Hızlı bir soru sorsam sakınca var mı?
Mind if I sit here? — Buraya otursam sakınca var mı?
81. That's not entirely true. — Bu tamamen doğru değil.
Kibarca itiraz etmek için kullanılır.
Örnek:
That's not entirely true; there were other factors. — Bu tamamen doğru değil; başka etkenler de vardı.
That's not entirely true; some parts were exaggerated. — Bu tamamen doğru değil; bazı kısımlar abartılmıştı.
That's not entirely true, there's more to the story. — Bu tamamen doğru değil, olayın devamı var.
82. I'm afraid I have to disagree. — Korkarım katılmıyorum.
Kibarca itiraz etmek için kullanılır.
Örnek:
I'm afraid I have to disagree with that decision. — Korkarım o kararla ilgili katılmıyorum.
I'm afraid I have to disagree with this approach. — Korkarım bu yaklaşımla ilgili katılmıyorum.
I'm afraid I have to disagree on that point. — Korkarım o noktada katılmıyorum.
83. That's exactly what I think. — Tam olarak benim de düşündüğüm bu.
Güçlü bir onay biçimidir.
Örnek:
That's exactly what I think about the project. — Proje hakkında tam olarak benim de düşündüğüm bu.
That's exactly what I think about the new plan. — Yeni plan hakkında tam olarak benim de düşündüğüm bu.
That's exactly what I think happened. — Olanların tam olarak böyle olduğunu düşünüyorum.
84. I'm not so sure about that. — Bundan pek emin değilim.
Şüphe ifade eder.
Örnek:
I'm not so sure about that idea. — O fikirden pek emin değilim.
I'm not so sure about that decision. — O karardan pek emin değilim.
I'm not so sure about the new schedule. — Yeni programdan pek emin değilim.
85. On the contrary,… — Aksine,...
Karşıt bir görüş sunmak için kullanılır.
Örnek:
On the contrary, I think it's a great idea. — Aksine, bence harika bir fikir.
On the contrary, sales actually improved. — Aksine, satışlar aslında iyileşti.
On the contrary, he seemed quite happy. — Aksine, oldukça mutlu görünüyordu.
86. But this doesn't mean that… — Ama bu, ...anlamına gelmez.
Yanlış anlaşılmayı önlemek için kullanılır.
Örnek:
But this doesn't mean that I agree with you. — Ama bu, seninle aynı fikirde olduğum anlamına gelmez.
But this doesn't mean that the plan is perfect. — Ama bu, planın kusursuz olduğu anlamına gelmez.
But this doesn't mean that we should give up. — Ama bu, pes etmemiz gerektiği anlamına gelmez.
87. That's a fair point. — Bu makul/haklı bir nokta.
Karşı tarafın görüşünü kabul etmek için kullanılır.
Örnek:
That's a fair point, let's reconsider. — Bu haklı bir nokta, tekrar düşünelim.
That's a fair point, I hadn't thought about the cost. — Bu makul bir nokta, maliyeti düşünmemiştim.
That's a fair point, let's revise the plan. — Bu makul bir nokta, planı gözden geçirelim.
88. If I were in your shoes… — Senin yerinde olsam...
Empati kurarak tavsiye vermek için kullanılır.
Örnek:
If I were in your shoes, I'd take the offer. — Senin yerinde olsam, teklifi kabul ederdim.
If I were in your shoes, I'd ask for more time. — Senin yerinde olsam, daha fazla zaman isterdim.
If I were in your shoes, I'd stay quiet for now. — Senin yerinde olsam, şimdilik sessiz kalırdım.
89. It wouldn't hurt to… — ...menin bir zararı olmaz.
Bir öneriyi teşvik etmek için kullanılır.
Örnek:
It wouldn't hurt to ask for help. — Yardım istemenin bir zararı olmaz.
It wouldn't hurt to double-check the numbers. — Sayıları tekrar kontrol etmenin bir zararı olmaz.
It wouldn't hurt to try a different approach. — Farklı bir yaklaşım denemenin bir zararı olmaz.
90. Have you considered…? — ...i düşündün mü?
Bir alternatifi öne sürmek için kullanılır.
Örnek:
Have you considered talking to a professional? — Bir uzmanla konuşmayı düşündün mü?
Have you considered working from home? — Evden çalışmayı düşündün mü?
Have you considered the long-term costs? — Uzun vadeli maliyetleri düşündün mü?
91. My advice would be to… — Benim tavsiyem ...mendir.
Doğrudan tavsiye vermek için kullanılır.
Örnek:
My advice would be to save more each month. — Benim tavsiyem her ay daha fazla biriktirmen.
My advice would be to speak to him honestly. — Benim tavsiyem onunla dürüstçe konuşman.
My advice would be to wait a little longer. — Benim tavsiyem biraz daha beklemen.
92. It might be a good idea to… — ...mek iyi bir fikir olabilir.
Nazik bir öneri biçimidir.
Örnek:
It might be a good idea to book early. — Erken rezervasyon yapmak iyi bir fikir olabilir.
It might be a good idea to back up your files. — Dosyalarını yedeklemek iyi bir fikir olabilir.
It might be a good idea to ask for feedback. — Geri bildirim istemek iyi bir fikir olabilir.
93. This isn't what I ordered. — Bu sipariş ettiğim şey değil.
Şikayet ifade etmek için kullanılır.
Örnek:
Excuse me, this isn't what I ordered. — Affedersiniz, bu sipariş ettiğim şey değil.
Excuse me, this isn't what I ordered at all. — Affedersiniz, bu hiç sipariş ettiğim şey değil.
This isn't what I ordered — I asked for no onions. — Bu sipariş ettiğim şey değil — soğansız istemiştim.
94. I have a complaint about… — ...hakkında bir şikayetim var.
Resmi bir şikayet biçimidir.
Örnek:
I have a complaint about the noise level. — Gürültü seviyesi hakkında bir şikayetim var.
I have a complaint about the delivery time. — Teslimat süresi hakkında bir şikayetim var.
I have a complaint about the room cleanliness. — Odanın temizliği hakkında bir şikayetim var.
95. I apologize for… — ...için özür dilerim.
Resmi özür biçimidir.
Örnek:
I apologize for the delay. — Gecikme için özür dilerim.
I apologize for the confusion earlier. — Daha önceki karışıklık için özür dilerim.
I apologize for any inconvenience caused. — Yol açtığım herhangi bir rahatsızlık için özür dilerim.
96. It won't happen again. — Bir daha olmayacak.
Söz vermek için kullanılır.
Örnek:
I'm sorry, it won't happen again. — Özür dilerim, bir daha olmayacak.
I promise, it won't happen again. — Söz veriyorum, bir daha olmayacak.
We've fixed the issue, it won't happen again. — Sorunu çözdük, bir daha olmayacak.
97. I take full responsibility for… — ...in tüm sorumluluğunu alıyorum.
Sorumluluk üstlenmek için kullanılır.
Örnek:
I take full responsibility for the mistake. — Hatanın tüm sorumluluğunu alıyorum.
I take full responsibility for the delay. — Gecikmenin tüm sorumluluğunu alıyorum.
I take full responsibility for what happened. — Olanların tüm sorumluluğunu alıyorum.
98. There seems to be a problem with… — ...ile ilgili bir sorun var gibi görünüyor.
Kibarca sorun bildirmek için kullanılır.
Örnek:
There seems to be a problem with my order. — Siparişimle ilgili bir sorun var gibi görünüyor.
There seems to be a problem with the connection. — Bağlantıyla ilgili bir sorun var gibi görünüyor.
There seems to be a problem with the invoice. — Faturayla ilgili bir sorun var gibi görünüyor.
99. I'd like to file a complaint. — Bir şikayette bulunmak istiyorum.
Resmi bir şikayet başlatmak için kullanılır.
Örnek:
I'd like to file a complaint about the service. — Hizmetle ilgili bir şikayette bulunmak istiyorum.
I'd like to file a complaint about the driver. — Şoför hakkında bir şikayette bulunmak istiyorum.
I'd like to file a complaint regarding the product quality. — Ürün kalitesiyle ilgili bir şikayette bulunmak istiyorum.
100. Please accept my apologies. — Lütfen özürlerimi kabul edin.
Çok resmi bir özür biçimidir.
Örnek:
Please accept my apologies for the confusion. — Karışıklık için lütfen özürlerimi kabul edin.
Please accept my apologies for the misunderstanding. — Yanlış anlaşılma için lütfen özürlerimi kabul edin.
Please accept my apologies for the late reply. — Geç cevap için lütfen özürlerimi kabul edin.
101. I'm capable of… — ...meye yeterliyim/muktedirim.
Yetenek belirtmek için kullanılır.
Örnek:
I'm capable of handling this on my own. — Bunu tek başıma halledebilecek yeterliliğe sahibim.
I'm capable of finishing this without help. — Bunu yardımsız bitirebilecek yeterliliğe sahibim.
She's capable of solving much harder problems. — O çok daha zor problemleri çözebilecek yeterliliğe sahip.
102. There's a chance that… — ...ihtimali var.
Olasılık belirtmek için kullanılır.
Örnek:
There's a chance that the flight will be delayed. — Uçuşun gecikme ihtimali var.
There's a chance that the price will drop. — Fiyatın düşme ihtimali var.
There's a chance that he already left. — Zaten gitmiş olma ihtimali var.
103. It's possible that… — ...olması mümkün.
Olasılık belirtmek için kullanılır.
Örnek:
It's possible that he forgot about the meeting. — Toplantıyı unutmuş olması mümkün.
It's possible that we made a mistake somewhere. — Bir yerde hata yapmış olmamız mümkün.
It's possible that the meeting will be postponed. — Toplantının ertelenmesi mümkün.
104. I might be able to… — ...ebilirim belki.
Belirsiz bir yetenek/imkan belirtir.
Örnek:
I might be able to finish it by tomorrow. — Yarına kadar bitirebilirim belki.
I might be able to help you tomorrow. — Yarın sana yardım edebilirim belki.
I might be able to get a discount for you. — Senin için indirim alabilirim belki.
105. There's no way… — ...imkansız / mümkün değil.
Kesin bir olasılıksızlık belirtir.
Örnek:
There's no way he finished that already. — Onu şimdiden bitirmiş olması mümkün değil.
There's no way he finished the marathon in that time. — Maratonu o sürede bitirmiş olması mümkün değil.
There's no way I'm going out in this weather. — Bu havada dışarı çıkmam mümkün değil.
106. Chances are… — Büyük ihtimalle...
Yüksek olasılık belirtmek için kullanılır.
Örnek:
Chances are, she already knows. — Büyük ihtimalle o zaten biliyor.
Chances are, the traffic will be bad tonight. — Büyük ihtimalle bu gece trafik kötü olacak.
Chances are, he forgot about the appointment. — Büyük ihtimalle randevuyu unuttu.
107. It's unlikely that… — ...olması olası değil.
Düşük olasılık belirtmek için kullanılır.
Örnek:
It's unlikely that we'll finish on time. — Zamanında bitirmemiz pek olası değil.
It's unlikely that prices will fall this year. — Bu yıl fiyatların düşmesi pek olası değil.
It's unlikely that she'll change her mind. — Fikrini değiştirmesi pek olası değil.
108. I'm not able to… — ...emiyorum.
Yetersizlik/imkansızlık belirtir.
Örnek:
I'm not able to attend the event. — Etkinliğe katılamıyorum.
I'm not able to attend the workshop next week. — Gelecek hafta atölyeye katılamıyorum.
I'm not able to lift such heavy boxes. — Bu kadar ağır kutuları kaldıramıyorum.
109. There's always a possibility that… — Her zaman ...ihtimali vardır.
Genel bir olasılık belirtir.
Örnek:
There's always a possibility that plans change. — Planların değişme ihtimali her zaman vardır.
There's always a possibility that things go wrong. — İşlerin ters gitme ihtimali her zaman vardır.
There's always a possibility that the flight gets delayed. — Uçuşun gecikme ihtimali her zaman vardır.
110. As far as I can tell,… — Görebildiğim kadarıyla,...
Sınırlı bilgiyle bir görüş belirtmek için kullanılır.
Örnek:
As far as I can tell, everything is fine. — Görebildiğim kadarıyla her şey yolunda.
As far as I can tell, everyone agrees with the plan. — Görebildiğim kadarıyla, herkes planla hemfikir.
As far as I can tell, the report is accurate. — Görebildiğim kadarıyla, rapor doğru.
111. Unlike… — ...in aksine.
Bir farkı vurgulamak için kullanılır.
Örnek:
Unlike his brother, he is very quiet. — Kardeşinin aksine, o çok sessiz.
Unlike me, she loves waking up early. — Benim aksime, o erken kalkmayı seviyor.
Unlike last year, we have more time to prepare. — Geçen yılın aksine, hazırlanmak için daha fazla zamanımız var.
112. Just like… — ...gibi/tıpkı ...
gibi. Bir benzetme yapmak için kullanılır.
Örnek:
Just like his father, he loves painting. — Tıpkı babası gibi, o da resim yapmayı seviyor.
Just like her mother, she loves to cook. — Tıpkı annesi gibi, yemek yapmayı seviyor.
He talks just like his brother. — O da tıpkı kardeşi gibi konuşuyor.
113. Not as… as… — ...kadar ...değil.
Eşit olmayan bir karşılaştırma yapar.
Örnek:
This phone is not as expensive as that one. — Bu telefon o kadar pahalı değil.
This test wasn't as hard as I expected. — Bu sınav beklediğim kadar zor değildi.
The weather today is not as cold as yesterday. — Bugünkü hava dünkü kadar soğuk değil.
114. Both… and… — Hem...
hem de... İki şeyi birlikte belirtir.
Örnek:
Both my sister and I love hiking. — Hem kız kardeşim hem de ben doğa yürüyüşünü severiz.
Both the manager and the staff agreed on the change. — Hem müdür hem de personel değişikliğe katıldı.
She speaks both English and French fluently. — Hem İngilizceyi hem de Fransızcayı akıcı konuşuyor.
115. From now on,… — Bundan böyle,...
Bir değişikliğin gelecekte geçerli olacağını belirtir.
Örnek:
From now on, I'll arrive on time. — Bundan böyle zamanında geleceğim.
From now on, please knock before entering. — Bundan böyle, lütfen içeri girmeden önce kapıyı çal.
From now on, I'll save a copy of every file. — Bundan böyle her dosyanın bir kopyasını saklayacağım.
116. Up until now,… — Şimdiye kadar,...
Geçmişten bugüne uzanan bir durumu belirtir.
Örnek:
Up until now, everything has gone well. — Şimdiye kadar her şey yolunda gitti.
Up until now, we haven't had any complaints. — Şimdiye kadar hiç şikayetimiz olmadı.
Up until now, the plan has worked perfectly. — Şimdiye kadar plan mükemmel işledi.
117. In the meantime,… — Bu arada,...
İki olay arasındaki süreyi belirtir.
Örnek:
In the meantime, let's start preparing dinner. — Bu arada akşam yemeğini hazırlamaya başlayalım.
In the meantime, please wait in the lobby. — Bu arada, lütfen lobide bekleyin.
In the meantime, I'll gather more information. — Bu arada, daha fazla bilgi toplayacağım.
118. Once in a while,… — Ara sıra,...
Nadiren olan bir durumu belirtir.
Örnek:
Once in a while, we go out for dinner. — Ara sıra dışarıda yemek yeriz.
Once in a while, we treat ourselves to a nice dinner. — Ara sıra kendimize güzel bir akşam yemeği ısmarlarız.
Once in a while, he calls just to check in. — Ara sıra sadece hal hatır sormak için arar.
119. Sooner or later,… — Er ya da geç,...
Kaçınılmaz bir sonucu belirtir.
Örnek:
Sooner or later, the truth will come out. — Er ya da geç gerçek ortaya çıkacak.
Sooner or later, you'll have to make a decision. — Er ya da geç bir karar vermen gerekecek.
Sooner or later, the problem will resurface. — Er ya da geç sorun yeniden ortaya çıkacak.
120. Not long after… — ...den kısa süre sonra.
Bir olayın hemen ardından gelen durumu belirtir.
Örnek:
Not long after he left, it started to rain. — O gittikten kısa süre sonra yağmur başladı.
Not long after we arrived, the storm began. — Biz vardıktan kısa süre sonra fırtına başladı.
Not long after the announcement, shares went up. — Duyurudan kısa süre sonra hisseler yükseldi.
121. The reason why… — ...in sebebi.
Bir sebebi açıklamak için kullanılır.
Örnek:
The reason why I called is to check on you. — Aramamın sebebi seni kontrol etmek.
The reason why I'm late is the traffic. — Geç kalmamın sebebi trafik.
The reason why she left is still unclear. — Onun ayrılma sebebi hâlâ belirsiz.
122. Due to… — ...nedeniyle.
Resmi bir sebep belirtme biçimidir.
Örnek:
The flight was delayed due to bad weather. — Uçuş kötü hava nedeniyle gecikti.
The event was cancelled due to bad weather. — Etkinlik kötü hava nedeniyle iptal edildi.
Due to high demand, prices have increased. — Yüksek talep nedeniyle fiyatlar arttı.
123. It's not every day that… — Her gün ...olmaz.
Nadir bir durumu vurgulamak için kullanılır.
Örnek:
It's not every day that you get such good news. — Her gün böyle iyi bir haber almazsın.
It's not every day that you meet someone like her. — Her gün onun gibi biriyle tanışmazsın.
It's not every day that we get such an opportunity. — Her gün böyle bir fırsat elde etmeyiz.
124. I can't tell you how much… — Sana ne kadar ...duğumu anlatamam.
Güçlü bir duyguyu vurgulamak için kullanılır.
Örnek:
I can't tell you how much I appreciate your help. — Yardımın için ne kadar minnettar olduğumu anlatamam.
I can't tell you how much I missed this place. — Burayı ne kadar özlediğimi anlatamam.
I can't tell you how much your support means to me. — Desteğinin benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.
125. What a shame that… — Ne yazık ki...
Üzüntü/hayal kırıklığı ifade eder.
Örnek:
What a shame that you missed the party. — Partiyi kaçırman ne yazık.
What a shame that the concert got cancelled. — Konserin iptal edilmesi ne yazık.
What a shame that you couldn't visit us this time. — Bu sefer bizi ziyaret edememen ne yazık.
126. Are you used to…? — ...'e alışkın mısın?
Bir şeyin kişi için normal/alışıldık olup olmadığını sorar.
Örnek:
Are you used to living alone? — Yalnız yaşamaya alışkın mısın?
Are you used to working night shifts? — Gece vardiyasında çalışmaya alışkın mısın?
Are you used to the cold weather here? — Buradaki soğuk havaya alışkın mısın?
127. Did you use to…? — Eskiden ...er miydin?
Geçmişteki alışkanlıkları sormak için kullanılır.
Örnek:
Did you use to play the piano? — Eskiden piyano çalar mıydın?
Did you use to live in this neighborhood? — Eskiden bu mahallede yaşar mıydın?
Did you use to play sports as a kid? — Çocukken spor yapar mıydın?
128. Don't ever… — Asla ...ma.
Güçlü bir uyarı veya emir vermek için kullanılır.
Örnek:
Don't ever say that again. — Bunu bir daha asla söyleme.
Don't ever give up on your dreams. — Hayallerinden asla vazgeçme.
Don't ever leave the door unlocked. — Kapıyı asla kilitsiz bırakma.
129. Do you carry this in…? — Bunun ...unuz var mı?
(mağazada) Alışverişte belirli bir özellik/beden sormak için kullanılır.
Örnek:
Do you carry this in a smaller size? — Bunun daha küçük bedeni var mı?
Do you carry this shirt in a medium size? — Bu gömleğin medium bedeni var mı?
Do you carry this bag in black? — Bu çantanın siyahı var mı?
130. Shouldn't we…? — ...miz gerekmez mi?
Bir öneriyi nazikçe sormak için kullanılır.
Örnek:
Shouldn't we call him first? — Önce onu aramamız gerekmez mi?
Shouldn't we double-check the address first? — Önce adresi kontrol etmemiz gerekmez mi?
Shouldn't we inform the team about this? — Bunu ekibe bildirmemiz gerekmez mi?
131. He is as… as… — O, ...kadar ...dır.
Eşitlik karşılaştırması yapmak için kullanılır.
Örnek:
He is as tall as his father. — O, babası kadar uzun.
He is as stubborn as a mule. — O, katır kadar inatçı.
She is as talented as any professional. — O, herhangi bir profesyonel kadar yetenekli.
132. He is either…or… — O ya ...dır ya da ...dır.
İki seçenekten birini belirtmek için kullanılır.
Örnek:
He is either at home or at the gym. — O ya evde ya da spor salonunda.
He is either studying or sleeping right now. — O şu anda ya ders çalışıyor ya da uyuyor.
She is either in the office or at a meeting. — O ya ofiste ya da bir toplantıda.
133. He is so… that… — O o kadar ...dır ki...
Sonuç bildiren yapı.
Örnek:
He is so tired that he can't keep his eyes open. — O kadar yorgun ki gözlerini açık tutamıyor.
He is so funny that everyone loves him. — O o kadar komik ki herkes onu seviyor.
She is so busy that she barely sleeps. — O o kadar meşgul ki neredeyse hiç uyumuyor.
134. He is not only… but also… — O sadece ...değil, aynı zamanda ...dır.
Ek özellik belirtmek için kullanılır.
Örnek:
She is not only smart but also kind. — O sadece akıllı değil, aynı zamanda naziktir.
He is not only a great cook but also a good host. — O sadece harika bir aşçı değil, aynı zamanda iyi bir ev sahibi.
She is not only talented but also hardworking. — O sadece yetenekli değil, aynı zamanda çalışkan.
135. How come…? — Nasıl oluyor da...?
Şaşkınlıkla sebep sormak için kullanılır.
Örnek:
How come you didn't tell me? — Nasıl oluyor da bana söylemedin?
How come you're still awake at this hour? — Nasıl oluyor da bu saatte hâlâ uyanıksın?
How come nobody told me about the change? — Nasıl oluyor da değişikliği bana kimse söylemedi?
136. How dare you…! — Nasıl cüret edersin...!
Öfke ifade etmek için kullanılır.
Örnek:
How dare you speak to me like that! — Benimle böyle konuşmaya nasıl cüret edersin!
How dare you go through my things! — Eşyalarımı karıştırmaya nasıl cüret edersin!
How dare you lie to my face! — Yüzüme karşı yalan söylemeye nasıl cüret edersin!
137. How do you like…? — ...i nasıl buldun?
Görüş sormak için kullanılır.
Örnek:
How do you like your new job? — Yeni işini nasıl buldun?
How do you like living in a big city? — Büyük bir şehirde yaşamayı nasıl buluyorsun?
How do you like your coffee? — Kahveni nasıl seversin?
138. I can hardly believe that… — ...na inanamıyorum resmen.
Şaşkınlık ifade etmek için kullanılır.
Örnek:
I can hardly believe that he won. — Onun kazandığına inanamıyorum resmen.
I can hardly believe that a year has passed already. — Bir yılın geçtiğine resmen inanamıyorum.
I can hardly believe that they got married. — Evlendiklerine resmen inanamıyorum.
139. I can't say… — ...diyemem.
Kesin bir şey söylemekten kaçınmak için kullanılır.
Örnek:
I can't say for sure when he'll arrive. — Ne zaman geleceğini kesin olarak söyleyemem.
I can't say I'm surprised by the result. — Sonuca şaşırdığımı söyleyemem.
I can't say when the package will arrive. — Paketin ne zaman geleceğini söyleyemem.
140. I dare say… — Sanırım/muhtemelen...
Bir görüşü temkinli sunmak için kullanılır.
Örnek:
I dare say he was right all along. — Sanırım en baştan beri haklıydı.
I dare say this is his best work yet. — Sanırım bu, şimdiye kadarki en iyi çalışması.
I dare say things will get better soon. — Sanırım işler yakında düzelecek.
141. I'd hate for you to… — ...manı hiç istemem.
Nazikçe endişe belirtmek için kullanılır.
Örnek:
I'd hate for you to miss the flight. — Uçağı kaçırmanı hiç istemem.
I'd hate for you to think I forgot about you. — Seni unuttuğumu düşünmeni hiç istemem.
I'd hate for you to waste your money on this. — Bunun için paranı boşa harcamanı hiç istemem.
142. If it hadn't been for… — ...olmasaydı.
Geçmişteki bir koşulun olmaması durumunu ifade eder.
Örnek:
If it hadn't been for your help, I would have failed. — Senin yardımın olmasaydı, başarısız olurdum.
If it hadn't been for the traffic, we'd be there by now. — Trafik olmasaydı, şimdiye orada olurduk.
If it hadn't been for her support, I would have quit. — Onun desteği olmasaydı, vazgeçerdim.
143. If there is one thing that… me, it's… — Beni en çok ...den şey varsa, odur.
Vurgu yapmak için kullanılır.
Örnek:
If there is one thing that annoys me, it's rudeness. — Beni en çok sinirlendiren şey varsa, kabalıktır.
If there is one thing that motivates me, it's a good challenge. — Beni motive eden bir şey varsa, o da güzel bir mücadeledir.
If there is one thing that bothers me, it's lateness. — Beni rahatsız eden bir şey varsa, o da geç kalmaktır.
144. …as… as possible — Mümkün olduğunca ...
Bir şeyi en üst düzeyde yapmayı ifade eder.
Örnek:
Please arrive as early as possible. — Lütfen mümkün olduğunca erken gel.
Try to finish the report as quickly as possible. — Raporu mümkün olduğunca hızlı bitirmeye çalış.
Please explain it as clearly as possible. — Lütfen bunu mümkün olduğunca açık bir şekilde açıkla.
145. I'll let you know… — Sana ...i haber veririm.
Bilgi vermeyi vaat etmek için kullanılır.
Örnek:
I'll let you know as soon as I hear back. — Cevap gelir gelmez sana haber veririm.
I'll let you know once the results are in. — Sonuçlar geldiğinde sana haber veririm.
I'll let you know if anything changes. — Bir şey değişirse sana haber veririm.
146. I'm afraid… — Korkarım ki...
Kötü haber verirken kibarca kullanılır.
Örnek:
I'm afraid I can't make it tonight. — Korkarım bu akşam gelemeyeceğim.
I'm afraid the tickets are already sold out. — Korkarım biletler zaten tükenmiş.
I'm afraid we have to cancel the trip. — Korkarım geziyi iptal etmemiz gerekiyor.
147. I really go for… — ...i gerçekten severim/tercih ederim.
Güçlü bir tercih belirtir.
Örnek:
I really go for spicy food. — Baharatlı yemekleri gerçekten severim.
I really go for a good mystery novel. — İyi bir polisiye romanı gerçekten severim.
I really go for outdoor activities in summer. — Yazın açık hava aktivitelerini gerçekten severim.
148. It is… that… — ...dir ki...
Vurgulu bir yapı, önemli bir şeyi belirtmek için kullanılır.
Örnek:
It is important that you arrive on time. — Zamanında gelmen önemli.
It is essential that everyone follows the rules. — Herkesin kurallara uyması şart.
It is clear that the plan needs revising. — Planın gözden geçirilmesi gerektiği açık.
149. It's too bad that… — ...ması ne yazık.
Üzüntü/hayal kırıklığı ifade eder.
Örnek:
It's too bad that you can't come. — Gelemiyor olman ne yazık.
It's too bad that we missed the sale. — İndirimi kaçırmamız ne yazık.
It's too bad that he couldn't make it to the wedding. — Düğüne gelemeyişi ne yazık.
150. It's my fault for… — ...dığım için hata bende.
Sorumluluk almak için kullanılır.
Örnek:
It's my fault for forgetting the tickets. — Biletleri unuttuğum için hata bende.
It's my fault for not double-checking the details. — Detayları tekrar kontrol etmediğim için hata bende.
It's my fault for being late to the meeting. — Toplantıya geç kaldığım için hata bende.
151. It's not that… but… — Mesele ...değil, mesele...
Yanlış anlaşılmayı düzeltmek için kullanılır.
Örnek:
It's not that I don't like it, but I'm just busy. — Sevmediğimden değil, sadece meşgulüm.
It's not that I'm angry, but I am disappointed. — Mesele kızgın olmam değil, mesele hayal kırıklığına uğramış olmam.
It's not that it's hard, but it takes time. — Mesele zor olması değil, mesele zaman alması.
152. It's on the tip of my tongue. — Dilimin ucunda.
Bir kelimeyi hatırlayamama durumunu ifade eder.
Örnek:
Wait, his name is on the tip of my tongue. — Bekle, adı dilimin ucunda.
That actor's name is on the tip of my tongue. — O aktörün adı dilimin ucunda.
The word is on the tip of my tongue, I just can't remember it. — Kelime dilimin ucunda, bir türlü hatırlayamıyorum.
153. It's said that… — Söylendiğine göre...
Söylenti/genel kanı aktarmak için kullanılır.
Örnek:
It's said that the restaurant is closing down. — Söylendiğine göre restoran kapanıyormuş.
It's said that the company is planning layoffs. — Söylendiğine göre şirket işten çıkarmalar planlıyormuş.
It's said that he used to live abroad. — Söylendiğine göre eskiden yurt dışında yaşarmış.
154. It may surprise you, but… — Seni şaşırtabilir ama...
Beklenmedik bilgi sunmak için kullanılır.
Örnek:
It may surprise you, but he's only 20. — Seni şaşırtabilir ama o sadece 20 yaşında.
It may surprise you, but he's actually quite shy. — Seni şaşırtabilir ama o aslında oldukça çekingen.
It may surprise you, but the test was easy. — Seni şaşırtabilir ama sınav kolaydı.
155. I have been… — ...dım / ...m oldu (bir süredir).
Devam eden bir durumu belirtir.
Örnek:
I have been working here for five years. — Beş yıldır burada çalışıyorum.
I have been studying English for three years. — Üç yıldır İngilizce çalışıyorum.
I have been thinking about your offer. — Teklifin hakkında düşünüyorum.
156. I've had enough of… — ...den bıktım artık.
Sabrın tükendiğini ifade eder.
Örnek:
I've had enough of these excuses. — Bu bahanelerden bıktım artık.
I've had enough of this noisy neighborhood. — Bu gürültülü mahalleden bıktım artık.
I've had enough of waiting in line. — Sırada beklemekten bıktım artık.
157. I wonder if…? — Acaba...?
Kibarca merak ifade etmek için kullanılır.
Örnek:
I wonder if he'll come to the party. — Acaba partiye gelecek mi?
I wonder if she got my message. — Acaba mesajımı aldı mı?
I wonder if it will snow this winter. — Acaba bu kış kar yağacak mı?
158. I would rather… than… — ...mektense ...i tercih ederim.
Tercih belirtmek için kullanılır.
Örnek:
I would rather stay home than go out. — Dışarı çıkmaktansa evde kalmayı tercih ederim.
I would rather walk than take the bus. — Otobüse binmektense yürümeyi tercih ederim.
I would rather save money than spend it on this. — Bunu harcamaktansa parayı biriktirmeyi tercih ederim.
159. Now that I (come to) think about it,… — Şimdi düşününce...
Yeni fark edilen bir düşünceyi belirtir.
Örnek:
Now that I think about it, he did seem upset. — Şimdi düşününce, gerçekten üzgün görünüyordu.
Now that I think about it, he never actually confirmed. — Şimdi düşününce, aslında hiç onaylamadı.
Now that I think about it, the plan makes sense. — Şimdi düşününce, plan mantıklı geliyor.
160. Once you… — Sen bir kere ...dığında...
Bir eylemden sonra olacak durumu belirtir.
Örnek:
Once you finish this course, you'll get a certificate. — Bu kursu bitirdiğinde bir sertifika alacaksın.
Once you get used to it, it becomes easy. — Bir kere alıştığında kolaylaşıyor.
Once you submit the form, you can't change it. — Formu bir kere gönderdiğinde artık değiştiremezsin.
161. …only to find… — ...ama sonunda ...i fark etti.
Beklenmedik/hayal kırıklığı yaratan bir sonucu belirtir.
Örnek:
He rushed to the station, only to find the train had left. — İstasyona koştu, ama trenin gittiğini gördü.
She opened the box, only to find it empty. — Kutuyu açtı, ama boş olduğunu gördü.
We drove for hours, only to find the road closed. — Saatlerce araba sürdük, ama yolun kapalı olduğunu gördük.
162. On one hand…on the other hand… — Bir yandan...
öte yandan... İki karşıt görüşü belirtir.
Örnek:
On one hand, it's cheaper; on the other hand, it's slower. — Bir yandan daha ucuz, öte yandan daha yavaş.
On one hand, it's convenient; on the other hand, it's costly. — Bir yandan pratik, öte yandan maliyetli.
On one hand, I want to travel; on the other hand, I want to save money. — Bir yandan seyahat etmek istiyorum, öte yandan para biriktirmek istiyorum.
163. See that… — ...diğinden emin ol.
Bir talimatı belirtmek için kullanılır.
Örnek:
See that the door is locked before you leave. — Çıkmadan önce kapının kilitli olduğundan emin ol.
See that everyone gets a copy of the report. — Herkesin raporun bir kopyasını aldığından emin ol.
See that the lights are turned off before you leave. — Çıkmadan önce ışıkların kapalı olduğundan emin ol.
164. The first thing I'm going to do when… is… — ...dığımda yapacağım ilk şey...
Öncelikli bir planı belirtir.
Örnek:
The first thing I'm going to do when I get home is take a shower. — Eve vardığımda yapacağım ilk şey duş almak.
The first thing I'm going to do when I retire is travel. — Emekli olduğumda yapacağım ilk şey seyahat etmek.
The first thing I'm going to do when I wake up is drink water. — Uyandığımda yapacağım ilk şey su içmek.
165. The more…the more… — Ne kadar çok...
o kadar çok... Orantılı artışı belirtir.
Örnek:
The more you practice, the more confident you become. — Ne kadar çok pratik yaparsan, o kadar çok kendine güvenirsin.
The more you read, the more you learn. — Ne kadar çok okursan, o kadar çok öğrenirsin.
The more we talked, the more I understood him. — Ne kadar çok konuştuysak, onu o kadar çok anladım.
166. There is nothing as… as… — ...kadar ...bir şey yok.
Bir şeyin en üstün özelliğini belirtir.
Örnek:
There is nothing as relaxing as a warm bath. — Sıcak bir banyo kadar rahatlatıcı bir şey yok.
There is nothing as satisfying as finishing a hard task. — Zor bir görevi bitirmek kadar tatmin edici bir şey yok.
There is nothing as peaceful as a quiet morning. — Sessiz bir sabah kadar huzurlu bir şey yok.
167. There is nothing I like better than… — ...den daha çok sevdiğim bir şey yok.
Güçlü bir tercih belirtir.
Örnek:
There is nothing I like better than a good book. — İyi bir kitaptan daha çok sevdiğim bir şey yok.
There is nothing I like better than a home-cooked meal. — Ev yapımı bir yemekten daha çok sevdiğim bir şey yok.
There is nothing I like better than spending time with family. — Aileyle vakit geçirmekten daha çok sevdiğim bir şey yok.
168. We'd be better off without… — ...olmadan daha iyi durumda oluruz.
Bir şeyin gereksiz olduğunu belirtir.
Örnek:
We'd be better off without all this stress. — Bütün bu stres olmadan daha iyi durumda oluruz.
We'd be better off without these extra meetings. — Bu ekstra toplantılar olmadan daha iyi durumda oluruz.
We'd be better off without that old equipment. — O eski ekipman olmadan daha iyi durumda oluruz.
169. We'd better… — ...sak iyi olur.
Tavsiye/öneri belirtir.
Örnek:
We'd better leave now to avoid traffic. — Trafiğe takılmamak için şimdi çıksak iyi olur.
We'd better hurry, the train leaves soon. — Acele etsek iyi olur, tren yakında kalkıyor.
We'd better call ahead to confirm. — Onaylamak için önceden arasak iyi olur.
170. We may as well… — Madem öyle, ...sak iyi olur.
Başka seçenek olmadığında yapılabilecek en iyi şeyi belirtir.
Örnek:
We may as well finish the project today. — Madem öyle, projeyi bugün bitirsek iyi olur.
We may as well finish the whole box. — Madem öyle, tüm kutuyu bitirsek iyi olur.
We may as well stay a bit longer. — Madem öyle, biraz daha kalsak iyi olur.
171. What becomes of…? — ...e ne oldu?
Bir şeyin/kişinin akıbetini sormak için kullanılır.
Örnek:
What becomes of old friendships over time? — Zamanla eski dostluklara ne olur?
What becomes of unused clothes at the store? — Mağazadaki kullanılmayan kıyafetlere ne olur?
What becomes of the leftover food at the restaurant? — Restorandaki artan yemeklere ne olur?
172. …what-do-you-call-it — Şey, ne deniyordu ona...
Bir kelimeyi hatırlayamama durumunda kullanılır.
Örnek:
I need the, what-do-you-call-it, the thing for opening cans. — Şeye ihtiyacım var, konserve açan şeye.
Can you pass me the, what-do-you-call-it, the remote? — Bana şu, ne deniyordu ona, kumandayı uzatır mısın?
I need the what-do-you-call-it for cutting paper. — Kağıt kesmek için şeye ihtiyacım var, ne deniyordu ona.
173. What… for? — Ne için...?
Amaç sormak için kullanılır.
Örnek:
What did you buy that for? — Onu ne için aldın?
What did you call him for? — Onu ne için aradın?
What is this tool for? — Bu alet ne için kullanılıyor?
174. What I'm trying to say is… — Demeye çalıştığım şey şu ki...
Bir düşünceyi netleştirmek için kullanılır.
Örnek:
What I'm trying to say is that we need more time. — Demeye çalıştığım şey, daha fazla zamana ihtiyacımız olduğu.
What I'm trying to say is we need a new plan. — Demeye çalıştığım şey, yeni bir plana ihtiyacımız olduğu.
What I'm trying to say is I appreciate your help. — Demeye çalıştığım şey, yardımın için minnettar olduğum.
175. You are not to… — ...man yasak / ...mamalısın.
Katı bir kural veya yasak belirtir.
Örnek:
You are not to leave without permission. — İzinsiz ayrılmamalısın.
You are not to use your phone during the exam. — Sınav sırasında telefonunu kullanmamalısın.
You are not to enter this room without permission. — İzinsiz bu odaya girmemelisin.
176. You can never… too… — Ne kadar ...sen de az.
Bir şeyin fazlasının olamayacağını belirtir.
Örnek:
You can never be too careful. — İnsan ne kadar dikkatli olsa azdır.
You can never be too prepared for an interview. — Bir mülakat için insan ne kadar hazırlıklı olsa azdır.
You can never save too much for retirement. — Emeklilik için insan ne kadar biriktirse azdır.
177. You only have to…in order to… — ...mek için sadece ...man yeterli.
Basit bir koşulu belirtir.
Örnek:
You only have to ask in order to get help. — Yardım almak için sadece sormanız yeterli.
You only have to sign here in order to complete the process. — İşlemi tamamlamak için sadece burayı imzalaman yeterli.
You only have to call in order to book a table. — Masa ayırtmak için sadece aramanız yeterli.
178. Where there is… there is… — ...in olduğu yerde ...da vardır.
Genel bir doğruyu ifade eden atasözü kalıbı.
Örnek:
Where there is a will, there is a way. — Nerede istek varsa orada bir yol vardır.
Where there is smoke, there is fire. — Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Where there is teamwork, there is success. — Takım çalışmasının olduğu yerde başarı da vardır.
179. As opposed to… — ...e karşın / ...in aksine.
Bir karşılaştırma yapmak için kullanılır.
Örnek:
We chose the train as opposed to the bus. — Otobüse karşın treni seçtik.
We prefer working in the morning as opposed to at night. — Geceye karşın sabah çalışmayı tercih ediyoruz.
She chose the smaller apartment as opposed to the bigger one. — Büyük olana karşın küçük daireyi seçti.
180. In contrast to… — ...in tersine.
Belirgin bir zıtlık belirtmek için kullanılır.
Örnek:
In contrast to last year, sales are down this year. — Geçen yılın tersine, bu yıl satışlar düştü.
In contrast to his brother, he is very organized. — Kardeşinin tersine, o çok düzenli.
In contrast to the city, the village is very quiet. — Şehrin tersine, köy çok sessiz.
181. Whereas… — Oysa/halbuki...
İki durumu karşılaştırmak için kullanılır.
Örnek:
She loves the city, whereas he prefers the countryside. — O şehri seviyor, oysa o kırsalı tercih ediyor.
He prefers tea, whereas I prefer coffee. — O çayı tercih ediyor, oysa ben kahveyi tercih ediyorum.
The first plan was risky, whereas the second was safe. — İlk plan riskliydi, oysa ikincisi güvenliydi.
182. While… on the other hand… — ...iken öte yandan...
İki zıt fikri sunmak için kullanılır.
Örnek:
While the plan is risky, on the other hand, it could pay off. — Plan riskli iken, öte yandan işe yarayabilir.
While the house is small, on the other hand, it's very affordable. — Ev küçük iken, öte yandan çok uygun fiyatlı.
While I understand your concern, on the other hand, we have no choice. — Endişeni anlıyorum, öte yandan başka seçeneğimiz yok.
183. Similarly,… — Benzer şekilde,...
Bir benzerliği belirtmek için kullanılır.
Örnek:
Similarly, the second product also failed. — Benzer şekilde, ikinci ürün de başarısız oldu.
Similarly, the other branch reported lower sales. — Benzer şekilde, diğer şube de daha düşük satış bildirdi.
Similarly, most customers preferred the new design. — Benzer şekilde, çoğu müşteri yeni tasarımı tercih etti.
184. To a certain extent,… — Belli bir ölçüde,...
Kısmi bir doğruluğu belirtir.
Örnek:
To a certain extent, I agree with you. — Belli bir ölçüde sana katılıyorum.
To a certain extent, I understand his frustration. — Belli bir ölçüde, onun hayal kırıklığını anlıyorum.
To a certain extent, the plan was successful. — Belli bir ölçüde, plan başarılı oldu.
185. No sooner had I… than… — Ben daha ...mamıştım ki...
Ard arda gelişen olayları vurgulu bir şekilde belirtir.
Örnek:
No sooner had I sat down than the phone rang. — Daha oturmamıştım ki telefon çaldı.
No sooner had I left the house than it started raining. — Daha evden çıkmıştım ki yağmur başladı.
No sooner had I sent the email than I noticed a mistake. — Daha e-postayı göndermiştim ki bir hata fark ettim.
186. Before long,… — Çok geçmeden,...
Yakın gelecekte olacak bir şeyi belirtir.
Örnek:
Before long, he became the manager. — Çok geçmeden müdür oldu.
Before long, the whole team knew about the news. — Çok geçmeden tüm ekip haberi öğrendi.
Before long, she became one of the top students. — Çok geçmeden en iyi öğrencilerden biri oldu.
187. So as to… — ...mek amacıyla.
Bir eylemin amacını belirtir.
Örnek:
He left early so as to avoid traffic. — Trafikten kaçınmak amacıyla erken çıktı.
He whispered so as to not wake the baby. — Bebeği uyandırmamak amacıyla fısıldadı.
We left early so as to avoid the crowd. — Kalabalıktan kaçınmak amacıyla erken çıktık.
188. In order that… — ...sın diye.
Amaç bildiren resmi bir yapı.
Örnek:
She spoke slowly in order that everyone could understand. — Herkes anlayabilsin diye yavaş konuştu.
Speak clearly in order that everyone understands. — Herkes anlasın diye net konuş.
We arrived early in order that we could get good seats. — İyi koltuklar alabilelim diye erken vardık.
189. On account of… — ...yüzünden.
Bir sebebi belirtmek için kullanılır.
Örnek:
The game was cancelled on account of rain. — Maç yağmur yüzünden iptal edildi.
The trip was postponed on account of the storm. — Gezi fırtına yüzünden ertelendi.
He missed work on account of illness. — Rahatsızlığı yüzünden işe gidemedi.
190. For the purpose of… — ...amacıyla.
Resmi bir amaç belirtme biçimidir.
Örnek:
The meeting was held for the purpose of planning the budget. — Toplantı bütçeyi planlamak amacıyla yapıldı.
The survey was conducted for the purpose of improving service. — Anket, hizmeti geliştirmek amacıyla yapıldı.
They gathered for the purpose of discussing the budget. — Bütçeyi görüşmek amacıyla toplandılar.
191. With the aim of… — ...hedefiyle.
Bir amacı belirtmek için kullanılır.
Örnek:
They launched the project with the aim of reducing costs. — Projeyi maliyetleri azaltma hedefiyle başlattılar.
The program was created with the aim of helping students. — Program, öğrencilere yardım etme hedefiyle oluşturuldu.
She started the business with the aim of empowering women. — İşe kadınları güçlendirme hedefiyle başladı.
192. Owing to… — ...nedeniyle.
Resmi bir sebep bildirme biçimidir.
Örnek:
Owing to the strike, trains are cancelled. — Grev nedeniyle trenler iptal edildi.
Owing to the delay, the schedule has changed. — Gecikme nedeniyle program değişti.
Owing to high costs, the project was cancelled. — Yüksek maliyetler nedeniyle proje iptal edildi.
193. As a result of… — ...sonucunda.
Bir sonucu belirtmek için kullanılır.
Örnek:
As a result of the changes, sales improved. — Değişiklikler sonucunda satışlar iyileşti.
As a result of the training, productivity increased. — Eğitim sonucunda verimlilik arttı.
As a result of the accident, the road was closed. — Kaza sonucunda yol kapatıldı.
194. It's such a pity that… — ...ması gerçekten yazık.
Üzüntü ifade eden bir yapıdır.
Örnek:
It's such a pity that he couldn't join us. — Bize katılamaması gerçekten yazık.
It's such a pity that we couldn't finish the tour. — Turu bitirememiş olmamız gerçekten yazık.
It's such a pity that the museum was closed. — Müzenin kapalı olması gerçekten yazık.
195. If there's one thing I regret, it's… — Pişman olduğum bir şey varsa, o da...
Vurgulu bir pişmanlık ifadesidir.
Örnek:
If there's one thing I regret, it's not traveling more. — Pişman olduğum bir şey varsa, o da daha çok seyahat etmemek.
If there's one thing I regret, it's not learning to swim earlier. — Pişman olduğum bir şey varsa, o da yüzmeyi daha erken öğrenmemek.
If there's one thing I regret, it's quitting that job. — Pişman olduğum bir şey varsa, o da o işten ayrılmak.
196. I can't emphasize enough how… — Ne kadar ...duğunu yeterince vurgulayamam.
Bir konunun önemini vurgulamak için kullanılır.
Örnek:
I can't emphasize enough how important this is. — Bunun ne kadar önemli olduğunu yeterince vurgulayamam.
I can't emphasize enough how proud I am of you. — Seninle ne kadar gurur duyduğumu yeterince vurgulayamam.
I can't emphasize enough how dangerous this is. — Bunun ne kadar tehlikeli olduğunu yeterince vurgulayamam.
197. All things considered,… — Her şey göz önüne alındığında,...
Genel bir değerlendirme yaparken kullanılır.
Örnek:
All things considered, it was a successful year. — Her şey göz önüne alındığında, başarılı bir yıldı.
All things considered, the trip went smoothly. — Her şey göz önüne alındığında, gezi sorunsuz geçti.
All things considered, we made the right choice. — Her şey göz önüne alındığında, doğru seçimi yaptık.
198. I beg to differ. — Ben farklı düşünüyorum.
Resmi bir itiraz biçimidir.
Örnek:
I beg to differ on this matter. — Bu konuda farklı düşünüyorum.
I beg to differ; the numbers tell a different story. — Ben farklı düşünüyorum; sayılar başka bir şey söylüyor.
I beg to differ on that particular point. — O belirli konuda farklı düşünüyorum.
199. Had I known… — Bilseydim...
Geçmişe dönük bir varsayımı belirtir.
Örnek:
Had I known you were coming, I would have cleaned up. — Geleceğini bilseydim, temizlik yapardım.
Had I known about the delay, I would have left later. — Gecikmeyi bilseydim, daha geç çıkardım.
Had I known the price, I wouldn't have ordered it. — Fiyatı bilseydim, onu sipariş etmezdim.
200. Provided that… — ...koşuluyla / şartıyla.
Bir koşulu vurgulamak için kullanılır.
Örnek:
You can go out, provided that you finish your homework. — Ödevini bitirmen şartıyla dışarı çıkabilirsin.
You can join the club, provided that you pay the fee. — Ücreti ödemen şartıyla kulübe katılabilirsin.
We'll approve the plan, provided that it stays within budget. — Bütçe dahilinde kaldığı sürece planı onaylayacağız.
Not: Bu liste, temel İngilizce kalıpları üzerine özgün olarak hazırlanmıştır; açıklamalar ve örnek cümleler özgündür.



Comments